Bir Fakülte Kapanınca
1987 yılında, henüz on dokuz yaşındayken, hayalini kurduğum okulun kapısından girdim: Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi.
Benim için orası yalnızca üniversite değildi. Bir hayalin gerçekleştiği yerdi. Kim olacağıma, dünyaya nereden ve nasıl bakacağıma dair ilk ciddi kararımı verdiğim yerdi. Sinema ve televizyon eğitimi almak için girdiğim o kapının beni yıllar sonra savaşlara, afetlere, dünyanın dört bir yanında haberlere, insan hikâyelerine ve tanıklıklara taşıyacağını elbette o gün bilmiyordum.
Ama bugün geriye baktığımda biliyorum ki meslek hayatım boyunca taşıdığım çok şeyin temeli orada atıldı.
Şimdi o fakültenin kapatıldığını öğreniyorum.
İnsan hayatının belli bir yaşından sonra bazı mekânların artık fiziksel bir yer olmaktan çıktığını fark ediyor. Bir okul, bir sokak, bir ev, bir oda… Orada geçirdiğiniz yıllardan çok daha büyük bir anlam kazanıyor. Çünkü gençliğiniz orada duruyor. Hayalleriniz, ilk başarılarınız, hayal kırıklıklarınız, arkadaşlıklarınız, hocalarınız, ilk kez ciddi biçimde tartıştığınız fikirler, dünyayı değiştirebileceğinize dair o saf inanç…
Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi benim için böyle bir yerdi.
Bu yüzden kalbim kırık.
Ama mesele yalnızca benim hatıralarım değil.
Bir güzel sanatlar fakültesinin kapatılması, herhangi bir akademik birimin kapatılmasıyla aynı şey değildir. Hele gerekçesi kamuoyuna açık, anlaşılır ve ikna edici biçimde anlatılmıyorsa, insan ister istemez daha büyük sorular sormaya başlıyor.
Çünkü güzel sanatlar fakülteleri yalnızca ressam, heykeltıraş, müzisyen, oyuncu, yönetmen, fotoğrafçı ya da kameraman yetiştirmez.
İtiraz etmeyi öğretir.
Bakmayı öğretir.
Herkesin baktığı yerde başka bir şey görmeyi öğretir.
Bir görüntünün arkasındaki gerçeği, bir cümlenin arkasındaki niyeti, bir toplumun kendisine anlattığı hikâyenin içindeki çelişkileri sorgulamayı öğretir.
Sanatın belki de en rahatsız edici tarafı budur.
Çünkü sanatın olduğu yerde soru vardır. Soru olan yerde kuşku vardır. Kuşkunun olduğu yerde de ezberler uzun süre rahat yaşayamaz.
Tam da bu nedenle, bugün içinde yaşadığımız toplumun kültürel iklimine baktığımda bir güzel sanatlar fakültesinin kapatılmasını yalnızca idari bir karar olarak görmekte zorlanıyorum.
Her geçen gün biraz daha yüzeyselleşen, başarının giderek daha fazla para, görünürlük ve tüketim üzerinden tarif edildiği; düşünmenin yerini sloganların, tartışmanın yerini hakaretin, estetiğin yerini gösterişin aldığı bir zamanda yaşıyoruz. Kitabın, tiyatronun, sinemanın, resmin, müziğin ve düşüncenin toplumsal hayattaki alanı daralırken, hoyratlığın ve vasatlığın giderek normalleşmesine tanık oluyoruz.
Böyle bir dönemde bir güzel sanatlar fakültesinin kapanması ister istemez sembolik bir anlam kazanıyor.
Belki kararın arkasında bambaşka idari nedenler vardır. Belki açıklanabilecek teknik, akademik ya da kurumsal gerekçeler vardır. Varsa açıklanmalıdır.
Çünkü aksi halde geriye çok rahatsız edici bir görüntü kalıyor:
Sanata her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyan bir toplumun, sanat öğreten kurumlarından birinin ışığını söndürmesi.
Oysa mesele tam tersine olmalıydı.
Bugün daha fazla güzel sanatlar fakültesine ihtiyacımız var.
Daha fazla konservatuvara.
Daha fazla tiyatroya.
Daha fazla sinemaya.
Daha fazla kütüphaneye.
Daha fazla resim yapan, film çeken, müzik besteleyen, yazan, oynayan, fotoğraf çeken ve en önemlisi dünyaya başka türlü bakmayı deneyen genç insana.
Çünkü sanat bir toplumun süsü değildir.
Bir ülke önce ekonomisini, yollarını, binalarını halleder de biraz parası kalırsa sanatla ilgilenmez. Sanat, bir toplumun kendisini anlayabilmesinin yollarından biridir. Hafızasıdır. Vicdanıdır. Bazen aynası, bazen de o aynayı kıran taşıdır.
Ben bunu hayatım boyunca elimde bir kamerayla öğrendim.
Kamera kullanmayı öğrenebilirsiniz. Diyaframı, ışığı, objektifi, kadrajı öğrenirsiniz. Bugün teknoloji bunların büyük bölümünü sizin yerinize bile yapabilir.
Ama nereye bakacağınızı bir makine öğretemez.
Bir kalabalığın ortasında hangi yüzün hikâyeyi anlattığını, bir savaşın ortasında hangi sessizliğin patlayan bombadan daha güçlü olduğunu, bir felaketin ardından hangi küçük ayrıntının binlerce kelimeden daha fazla şey söylediğini size teknik bilgi tek başına öğretemez.
Bunun için görmeyi öğrenmeniz gerekir.
Ben görmeyi öğrenmeye 1987 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde başladım.
Belki bu yüzden bugün hissettiğim şey yalnızca nostalji değil.
Biraz öfke.
Biraz çaresizlik.
Ve büyük bir kırgınlık.
Çünkü insan gençliğinin geçtiği binanın yıkılmasına bile üzülür. Ama düşüncesinin şekillendiği bir kurumun ortadan kaldırılması başka türlü acıtıyor. Sanki geçmişinizden bir bölümün üzerine kapı kilitleniyor.
Yine de bir fakülteyi kapatmakla onun yetiştirdiği insanları ortadan kaldıramazsınız.
O okuldan çıkan filmler yaşamaya devam eder. Fotoğraflar kalır. Resimler kalır. Oyunlar, besteler, kitaplar, haberler, belgeseller kalır. Öğrencilerinin dünyanın farklı yerlerinde yaptığı işler kalır.
Ve en önemlisi, orada öğrenilmiş bir bakış biçimi kalır.
Benimki de kaldı.
1987’de o kapıdan içeri giren genç adam bugün artık genç değil. Aradan neredeyse kırk yıl geçti. Dünyanın çok farklı yerlerinde, bazen tarihin en karanlık anlarında, o gün seçtiğim mesleği yaptım. Çok şey gördüm. Bazılarını unutmak istedim, bazılarını hayatım boyunca unutamayacağımı biliyorum.
Ama bütün o yolculuğun başlangıcında bir okul vardı.
Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi.
Hayallerimin okulu.
Bugün kapatılmış olabilir.
Ama benim için kapanmadı.
Ve sanırım beni asıl yaralayan da bu:
Bir zamanlar genç insanlara hayal kuracak bir yer açan bir ülkenin, bugün o yerlerden birini neden kapattığını anlayamamak.
Bir toplum sanatından vazgeçmeye başladığında yalnızca sanatçılarını kaybetmez.
Hayal etme yeteneğini kaybeder.
Hayal edemeyen bir toplumun ise geleceğini nasıl kuracağını gerçekten bilmiyorum.